Girişimcilik | 3 sene önce

Osmanlı’da girişimcilik

Ekonomik çevrede girişimcilik, gelişmekte olan ülkelerde kamu sektörünü küçültmek amacıyla toplumsal dönüşüm reçetesi olarak sunulurken, sanayi toplumlarında gelecekteki kurum ve birey ilişkisini yeniden tanımlamakta gündemin birinci maddesini oluşturuyor.

Türk ekonomik yaşamında girişimciliğin sanayileşmiş ülkelere kıyasla gelişmemiş olduğunu kabul ediyoruz. Bunun nedeni, geçmişte üretimin devlet tarafından denetlenmesi ve yönlendirilmesinde yatıyor. Devletin uyguladığı yasal kısıtlamaların yaygınlığı, stratejik bir vizyona sahip olan girişimci bir sınıfın gelişmesini engelledi. Gelecekte girişimciliği bir yurttaşlık kültürüne dönüştürebilmek için aşağıdaki soruları yanıtlamalıyız.

Girişimciliğe bakış açımız ne?

Girişimcilik nerelerden bugüne geldi?

Türkiye’de girişimciliğin gelişmesine engeller nelerdi?

Niçin girişimcilik, toplumun Müslüman olan ve olmayan kesimlerinde farklı biçimlendi?

Üretim ve ticaret dünyasının felsefesi neyle ilişkilendirilmişti?

Bu soruların yanıtlarını geçmişteki devlet-tarım üreticisi, devlet-tüccar ve devlet-lonca ilişkilerinde aramamız gerek. Devletin ekonomik felsefesi ve devlet-teba ilişkisi, bu topraklarda girişimci yetişmesini engelledi.

19’uncu yüzyıl Batı’nın önceki yüzyıllarda başlatmış olduğu ekonomik, politik ve sosyal yükselişinin zirveye ulaştığı bir dönem. Batının askeri ve ekonomik gücü imparatorlukların topraklarına toprak, tebasına teba katmasına izin verip, dünya ilk kez bu çapta karşılıklı etkileşim içinde olan bir bütünlük gösterdi. Çok uzaklardaki topraklarda plantasyonlar kurarak üretime süreklilik kazandırmak bu dönemin zihniyetinin üretime yaptığı bir yenilik katkısı. Dürtü, kâr etme ve kârı yeniden yatırıma dönüştürerek daha çok kâr etme ümidinde yatıyordu. Ayrıca bu uzak ülkelerde yaşayanların paylaşım sorunu bir yana, sahip oldukları veya olmadıkları değerlerden ötürü batının egemenliğine girmesi gerektiği görüşü yaygındı.

Osmanlı’da her şey Başkent için

Aynı dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları içindeki ekonomik yaşama ilişkin politikalara baktığımızda, Batı’nın aksine, büyümek, kâr etmek, yeni pazarlar bulmak gibi hedefleri içeren bir vizyona devlet yönetiminin sahip olmadığını görüyoruz. Osmanlı yönetimi başkentin ve özellikle de sarayın günlük yaşamını sürdürmesini sağlayacak ürünlere olan gereksinimi karşılamak için imparatorluk sınırları içinde bir tedarik ağı kurmuştu. Bütün üretim sadece İstanbul’a yönelikti.

Bu nedenle, zanaatkarlar Batılı meslektaşlarında olduğu gibi uluslararası ve bölgeler arası ticarete yönelemediler. Başkent bütün ürünlerini yutuyordu. İçlerinden bir girişimci çıkıp akıntıya kürek çekerse, merkezi yönetim faaliyetlerini derhal durdururdu. İhracat yaparak başkent pazarına ürün gelmesini alıkoyan bir zanaatkar veya tüccara iyi gözle bakılmazdı. Ticari faaliyetten men edilir ve yakasını cezadan kurtarırsa şanslı olduğu bile düşünülebilirdi.

Başkentin gereksiniminin karşılanması tehlikeye düştüğünde Osmanlı Hükümeti narh uygulanması, mal sahibi bulunmadığında zorunlu satış yapılması ve ihbarların değerlendirilmesi gibi önlemlere başvururdu. İzmir yöresindeki tahıl, meyve ve sebze ürünleri, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde dokumacılık, Osmanlı merkeziyetçiliğinin yasal kısıtlamalarına tabiydi. Devletin, seccade ihracını kutsal semboller içermesi bakımından yasaklaması da ekonomik yaşamda kâr dürtüsünün ne denli arka planda kaldığının ilginç bir örneği.

Osmanlı’nın ticarete ve üretime bakışı, Başkent’in talebinin karşılanması olduğu için, tüccarlarla devlet yetkilileri arası da sürekli bir mücadele cereyan etti. Arz ve talep dengesini oluşturacak olan bölgeler arası ticaret teşvik edilmek yerine, devlet tarafından engellenmeye ve sürekli başkente yönlendirilmeye çalışıldı. Bu yasal zorunlukların, arzı yönlendirmesi nedeniyle Osmanlı İmparatorluğu ile yabancı ülkeler arasında pazar dengesizlikleri meydana geldi.

Regülasyonların Osmanlı ekonomik yaşamı üzerindeki etkileri

Devletin, ekonomik faaliyeti yasalarla yönetme ve sıkı bir denetim altında tutma çabası sonuç vermedi. Sanayi Devrimi’ni gerçekleştiren Batı’nın doymak bilmez ham madde ve gıda maddesi gereksinimi ve nihai ürünleri için de potansiyel pazarlar oluşturma hedefi, Osmanlı topraklarında üretilen ham madde ve tahıl, meyve ve sebzenin yasal olmayan yöntemlerle Batı’ya aktarılmasını ve bu amaçla Osmanlı üreticisine ve tüccarına devletin koyduğu narhın üzerinde fiyatlar önererek, ihracatı kaçak yollardan yapmasını mümkün kıldı. Osmanlı yönetimi bu duruma içerleyerek bazen zorbalıkla, bazen sıkı denetimlerle ticaretin İstanbul dışına çıkartmamaya çalıştı.

Devletin bu politikaları, yerli üreticilere ürünlerini alternatif bir piyasada daha yüksek bir fiyatla pazarlama olanağı tanıdı. Bu süreçte devletin kaçak ticareti engellemek için vilayetlere yolladığı yeniçeri ve diğer yetkililer de kaçak ticaretten paylarını aldılar. Örneğin, İzmir’e gelen Venedik teknelerinin kaptanlarının yasakların uygulanmasını denetleyen yeniçerilere çuha hediye etmeleri adettendi. Bu hediyeler rüşvet sayılmaz, yasakçı dairenin maaşının bir kısmı kabul edilirdi. Yasa dışı ticaretin sürmesinde devlet görevlilerin de çıkarları yatıyordu. Öbür taraftan gümrük gelirlerini artırma isteği de merkezi yönetimi yasakları gevşetmeye ve dolayısıyla yasa dışı ticari trafiği teşvik etmeye itti. Yönetim, başkenti doyurmakla kaçakçılığı kontrol edememek arasında sarkaç hareketi yaptı.

Amaç sadece başkentin tatmin edilmesi olunca, üreticilerin ufku kısa vadeli üretimin dışına çıkmadı ve uzun vadeli kalıcı bir üretim ve ticaret politikası oluşturulamadı. Ülkede fiziksel altyapı ve yasalarla desteklenen sistematik bir ticaret ağı kurmak yerine tek yönlü bir mal akışının zorunlu tutulması üretim tekniklerinin ve teknolojinin de iş kolları arasında yeterince transfer olmamasına ve bilgi akışının sağlanamamasına yol açtı.

Ham maddenin ihraç edilmesinin yerli üreticiye satmaktan daha cazip olması nedeniyle, iç pazarda baş gösteren ham madde sıkıntısı yerli üreticiyi güç duruma soktu.

Ham madde dar boğazı, ülkede büyümeye önemli bir engeldi. Yurt dışından gelen ürünlerin (özellikle dokumaların) kalitesi ve fiyatıyla yerli üreticilerin rekabet etmesi de ayrıca mümkün değildi.

Üreticiler, aralarında rekabet etmedikleri takdirde tek alıcı konumundaki devletle daha kolay müzakere edeceklerini fark edince örgütlenmeye başladılar. Ham madde satın alma konusunda birleşme fikri, onları, devletin ve mültezimlerin bitmek bilmeyen taleplerine karşı koruyacağı düşüncesiyle gerçekleşti. Böylelikle devlet, birini diğerine kırdırma fırsatını ele geçiremeyecekti. Örneğin, ham madde gereksinimi için Bulgar imalatçılar, Osmanlı ordusu için “Akredite tedarikçi” kimliğini kazanmışlarsa, bunu örgütlenmiş bir yapı içinde gerçekleştirmiş olmalarına borçluydular.

Bütün bunlar Avrupa’da ekonomik liberalizmin gelişmesinin temel taşı olan doktrinlere ters düşecek ve üretimde verimlilik artışı gerçekleşemeyecekti. Osmanlının ekonomik felsefesi, “Karşılaştırmalı Üstünlük Kuramı”nın işlemesine ters düşen uygulamaları başkentin refahı uğruna benimsemek ve bölgelerin kendi kendine yeterliliği ile yetinmelerini olabildiğince sağlamak oldu.

Girişimciliği teşvik eden kentsel kurumların gelişmesi

Devletle özel kişilerin ürün talebinde birbirine rakip olması, tarafların gücüne bağlı olarak kentsel kurumların Anadolu’da yeşermesini etkiledi. Devletin ürün talebi, vilayetlerde kentleşmeyi ve finansal kurumların gelişmesini teşvik etmiyordu.

Ham pamuk ve işlenmiş ürün ticaretiyle uğraşanların önemli kentlerde yoğunlaşmış olma nedeni anlaşılabilir. Büyük yerleşme birimlerinde bulunan çarşılar, ürünü tartmak için kantarlar Anadolu’nun çeşitli yerlerinden girişimci üreticiyi buralara çekmekteydi. 16. ve 17. yüzyılda devletin tek alıcı konumunda olduğu yörelerde ise dokumacılığın ileri olmasına rağmen kentleşmeden söz edemeyiz. Üretimin büyük ölçüde saray, ordu veya tersanenin gereksinimlerini karşılamaya yönelik olduğu durumlarda devletin alıcıları alımları yapardı.

Buna karşın kendi adına iş yapan tüccarlar mallarını satmak için zamana ihtiyaçlarının olması nedeniyle meslektaşlarından veya vakıflardan borç almak zorunda kalabiliyorlardı. Bu kişiler vilayetlerdeki işleri bitince de başkente dönmezlerdi. Boyama ve satışa hazırlama işleriyle uğraşan bazı zengin kişiler de kendilerine daha çok iş gelmesini sağlamak için bazen dokumacılara kredi verirlerdi. Taşrada kentsel kurumların gelişmesine bu kişiler katkı yaptı. Dolayısıyla Osmanlı yönetimindeki küçük şehirlerde yaşayanlar devletten bağımsız inisiyatifleri başlatabildiler.

Girişimcilikte alternatif arayışlar

19. yüzyılda küçük çapta imalata geçen aileler kasaba ve kırsal alandaki üreticilere iş verdiler. Ancak bu olgu, sanayi üretimi artıkça başarılı girişimcilerin loncaları terk ettiği anlamına gelmez. Zengin imalatçılar loncaların yönetimini ele geçirerek daha az başarılı olan meslektaşları üzerinde kontrol sahibi oldular ve konumlarını bu gücü sürdürmek için kullandılar. Bu eğilim 1826’da Yeniçeri isyanının bastırılmasından sonraya rastlar. Yeni kurulan ordunun modern üniformalarını üretmek için verilen siparişler, bu girişimcilerin ortaya çıkmasına neden oldu.

Tüccarlar da aracı kullanarak fason imalata geçmiş, böylelikle evlerdeki iş gücünü değerlendirmişlerdir. Aracı, malzemeyi kadınların evine götürür, biten ürünü alır, bir sonraki üretim aşamasındaki kişiye iletirdi. Karşılığında, tüccarın kendisine verdiği paradan kadına ve kendine ödeme yapardı. Bazı durumlarda ise müteahhit küçük bir atölyeden sorumlu olan ustabaşının kendisi olurdu.

Osmanlı İmparatorluğu’nda girişimciliği etkileyen başka bir olgu, çeşitli şehirlerde yaşayan zanaatkarların Yeniçeri birliklerine yazılmasıydı. Bunlar tamamen askeri olan birlikleri yarı askeri kurumlara dönüştürdüler ve vergiden muaf askerlerle, vergi ödeyen zanaatkar ayırımını ortadan kaldırdılar. Örneğin Kahire’deki yarı askeri birlikler vergi bağışıklığı kazanmış olmalarına rağmen yine zanaatkar olarak yaşamlarını sürdürdüler. Osmanlı yönetimi iki kesim arasındaki bu sınırın ortadan kalkmasına yeni bir sınıflandırma yaparak tepki verdi. 19. yüzyıldan itibaren Müslüman ve Hıristiyan olarak nüfusu ayırdı. Böylelikle “Reaya Müslüman” olmayanlar, vergi mükellefine dönüştü. Bu terim eskiden mutlak vergi verme zorunluğunda olanlar için kullanılırdı. Müslüman olmayanlar, Avrupalılar’la olan ilişkilerinden giderek artan yararlar sağladılar. Bunun sonucunda devlete boyun eğmeye eskisi kadar istekli görünmeyince, potansiyel olarak sadakatte kusur ettikleri görüşü ağırlık kazanmaya başladı. Bu algı da dinler arası ayrımı pekiştirdi.

İlk Network Organizasyonlar

Osmanlı sanayinde üretim süreci teknik açıdan dağınık bir yapıdaydı. Üretim sürecinin genelde bir veya iki aşaması belirli bir mekanda cereyan etmekte olup, bu durum malzemelerin atölyeler arası taşınmasına neden olurdu. Örneğin ipek kumaş üretimi 14 aşamadan oluşuyordu. Fiziksel mekan olarak parçalanmış olan iş gücünü örgütlenmiş bir yapıya dönüştürmeyi başaran dokuma tüccarları da oldu.

Tüccarlar günümüzdeki “Network Organizasyonlar”daki beyin rolünü oynayan kapitalistin işlevini gördüler. Bu tüccarlar ne üretileceğine, ne kadar üretileceğine karar verir, gerekli malzeme ve nakitten oluşan sermayeyi koyarlardı. Tüccarların pek azı atölye yönetip, üretimi bizzat denetlediler. Çoğu küçük çaptaki girişimcilere işi ihale eder, bunlar da imalat sürecinin bir kaç aşamasını yönetirlerdi.

Dış dünyadaki gelişmeler kaçınılmaz olarak Osmanlı toplumunu etkiledikçe, zamanla Osmanlı’nın geleneksel üretim yapıları da çözülmeye başladı. Bunun sonucunda ücret karşılığında emeğini sunan sanayi işçileri havuzu oluştu. Yine de Avrupa’nın etkisi geleneksel üretim tarzlarını ve yapılarını mutlak olarak sahneden silemedi. Örneğin loncalar 1826’dan sonra çok zayıflamış olmakla beraber 1912’de yasayla lağvedilinceye kadar yaşamlarını sürdürdüler.

Görüldüğü gibi; Başkente ürün temininin ekonomi politikalarının başında gelmesi ve bu felsefenin sonucu olarak devletin kendi denetimi dışında kalan üretime getirdiği kısıtlamaların yaygınlığı, loncaların dışında donanımlı iş gücü arzının yetersizliği ve girişimciyi finanse eden birimlerin kurumsallık kazanamaması, kısa vadeli üretimin dışında bir vizyona sahip olabilecek girişimci bir sınıfın gelişmesini de engelledi.

Yazar: Dr. Bilge Erengül, YES Consultraining Yönetici Eğitim Sistemleri kurucu ortağı ve yöneticisidir.

KAYNAKÇA

  • Faroqhi, Osmanlıda Kentler ve Kentliler Faroqhi, Making A Living in the Ottoman Lands, 1480 to 1820.
  • Goffman, Izmir and the Levantine World 1550-1650
  • Quataert ve E. J. Zürcher, Workers and the Working Class in the Ottoman Empire and the Turkish Republic 1839-1950